YUKARI

Sergiler

Eklenme Tarihi: 24 Haziran 2008

Küçük Bir Cennet: Datça Yarımadası

  • Datça’yla yirmi yıl önce tanıştığımdan beri benim için her zaman kaçılacak en son sığınak oldu bu yarımada. O zamanlar Datça’ya gitmek isteyenlerin ilk duyduğu şey yarımadaya zorlu bir yolculuk sonunda ulaşıldığı olurdu.

    Yazı ve Fotoğraflar: Emrah Bilge
    * Bu yazının ilk versiyonu Atlas Dergisi’nin Eylül 2004 sayısında yayınlanmıştır.

    Gerçekten menderesler çizerek dağlar arasından, yoğun bir orman örtüsü içinde Datça Yarımadası boyunca uzanan bu yol için kimi dünyanın en güzel yollarından biri der, kimi de yarımadaya karayoluyla gitmenin akıl karı olmadığını söyler. Çevrede insan yapısı tek şey, üzerinde ilerlediğiniz döne döne gökyüzüne tırmanan karayoludur. Her durumda sevecen bir karşılama değildi eskiden Datça’nın konuklarına gösterdiği. Bu coğrafyanın bu kadar el değmemiş olmasının nedeni belki de bu zorlu yoldu.
    Yarımadanın engebeli yapısı ortaya inanılmayacak kadar hareketli ve çeşitli bir doğal yapı çıkarıyor. Doğuda altı yüz metre genişliğindeki Bencik Kıstağı’nda başlayıp görkemle yükselen ve batıda Knidos Antik Kenti’nde denize dalan Datça Yarımadası, yaklaşık 70 kilometre boyunca uzanan sarp bir dağ sırasından oluşuyor. Bu sıranın kuzeyinde Gökova Körfezi, güneyinde ise Hisarönü veya yerel adıyla Asarin Körfezi’nin lacivert suları uzanıyor. Hisarönü Körfezi’nin karşı kıyısında ise Bozburun Yarımadası’nın rüzgarlı, yol, iz bulunmayan tepeleri ufka yerleşir. Genelde beş yüz metre civarındaki tepelerle kaplı Datça Yarımadası’nda batıya gidildiğinde 1140 metrelik Bozdağ Tepesi karşınıza çıkar. Bu dağların eteklerinde denizle orman, koylarla burunlar birbirine karışır. Deniz, çamlarla kaplı uğultulu tepelerin arasına sokularak büklerde uyur ve çam ağaçları dallarını uzatıp suya dokunur buralarda.

    Rüzgar tanrısı Zephyros tüm yıl boyunca yarımadanın üzerinde dolaşıyor ve bu nedenle Datça’da nem oranı neredeyse sıfır. Bu sağlıklı iklim çağlar boyu hep dillere destan olagelmiş. Öyle ki tarihçi Strabon “Tanrılar uzun yaşamasını istedikleri insanları Datça Yarımadası’na bırakırlar” demiş. Bu sağlıklı etki bugün hala köylerdeki çocukların pembe yanaklarında gösteriyor kendini.
    Antik çağda adı Stadia olan yarımada, Osmanlı döneminde Reşadiye Yarımadası olarak adlandırıldı ve yakın zamana kadar böyle anıldı. Yarımadanın anakarayla birleştiği nokta, Kayıkaşıran ve Balıkaşıran koylarının sırt sırta yerleştiği Bencik Kıstağı. Burası aynı zamanda yarımadanın en dar yeri.

  • Bölgede yaşayan insanlar antik çağlardan beri bu noktada bir boğaz açarak yarımadayı bir ada haline getirmek için uğraşmışlar. Yarımadanın batı ucunda yaşamış Knidosluların ilk ve son ciddi çabası, Perslerin işgaline karşı savunma amaçlıydı. Ancak bu çaba, işçilerin ellerinde ve yüzlerinde korkunç yaralar açılmasıyla sonuçlandı. Kahinlere danışıldı bunun üzerine. Yanıt çok net ve kesindi: Eğer tanrılar Datça’nın bir ada olmasını isteseler öyle yaratırlardı, her kim bu işle uğraşırsa başına geleceklerden korksun!

    Bencik’ten batıya doğru yükselen yarımadada Emecik Köyü’ne kadar neredeyse hiç düzlük yok. Bölge dik doruklar, sarp vadiler ve ıssız koylardan oluşuyor. Korunaklı güney kıyıların aksine, kuzey kıyılar doğanın yarattığı mucizelerden biri olan Çatı Koyları dışında rüzgara tamamen açık ve ıssız. Sayısı 52’yi bulan ve yörede bük denilen koyların hemen hiçbirine kara ulaşımı bulumuyor. Yarımadanın en vahşi ve en bozulmamış bölümü bu özelliğini engebeli yapısına borçlu.

    Bu bölgenin ender bulunan harikalarından biri de endemik Datça hurmasıdır. Latince adı Phoenix theoprastii olan bu hurma türünün 1982 yılına kadar dünyada yalnızca Girit’te bulunduğu sanılıyordu. 1982 yılında bu türün özellikle Lindos Burnu’yla Bozan Burnu arasındaki ulaşılmaz bir kaç koy ve vadide izole yayılış gösterdiği saptandı ve tür Datça hurması olarak adlandırıldı. 10-12 metreye kadar boylanan Datça hurması diğer hurma türlerinden daha zarif yaprakları ve yukarı doğru uzayan meyve salkımlarıyla ayrılıyor. Tüm yarımadada yayılış gösteren diğer bir endemik tür ise sığla, yerel adıyla günlük ağacıdır (Liquidambar orientalis). Dünyada yalnızca güneybatı Anadolu’da çok sınırlı bir yayılış gösteren bu ağacın çınar yapraklarına benzeyen, ancak daha küçük ve daha yeşil yaprakları var. Buzul Çağı’ndan kalma bu tür olan sığla Marmaris-Datça bölgesindeki yayılımı dere boylarında ve çam ormanları içinde, kayalardan su sızıntısı olan yamaçlarda.

    Bu sarp arazinin Gebekum sahiline doğru alçalmaya başladığı noktada, Sarıliman’a tepeden bakan dar bir vadinin başlangıcında yer alan Emecik Datça’nın en doğudaki köyü. Köyün rivayet edilen ilginç bir kuruluş hikayesi var. Rivayete göre ortaçağın en karanlık döneminde ülkelerine geri dönmeleri istenmeyen cüzzamlı bir grup İspanyol yolcu, gemilerle Sarıliman’a terkedilmiş. Yarımadanın dillere destan sağlık kaynağı iklimi, bu insanların sağlıklarına kavuşmalarına ve Emecik Köyü’nu kurarak bölgeye yerleşmelerine olanak tanımış. Geçtiğimiz yıllarda, köy resmi bir kararla aşağıya, Sarıliman ile Karaincir arasındaki düzlüğe taşındı, hala yukarıda yaşayan insanlar olmasına rağmen Emecikliler’in büyük bölümü düz damlı “Bodrum evleri”nde oturuyor artık. Birşeye benzemeyen, dört beton duvar ve bir damdan oluşan bu evler yöre sakinleri arasında oldukça rağbet görüyor; ne de olsa “akarı kokarı yok” bu evlerin.

  • Emecik’ten sonra, uysallaşan arazi yumuşak bir eğimle kuzeydeki alçak tepelerden Gebekum Kumsalı’na doğru uzanıyor. Burası yarımada üzerinde tarım yapılmasına olanak veren göreceli olarak düz en büyük arazi. Kızlan ve Hızırşah köylerinin de bulunduğu bölgenin batı ucunda Datça yer alıyor. Tüm bölge zeytin, incir ve badem ağaçları ile kaplı. Datça’nın en önemli ürünü olan badem eskisi kadar rağbet görmediği için ağaçların çoğu bakımsız, ancak hala bol bol meyve veriyorlar. Bu alçak tepeler ve düzlüklerin güneyinde ise Kızlanaltı kıyısı ve Gebekum Kumsalı bulunuyor. Kumsalın arkasındaki kumulların sürekli artmasından adını alan bu kıyı 7 kilometrelik uzunluğuyla Datça’nın en önemli kumsalı. Yakın zamana kadar doğallığını tümüyle koruyan Gebekum’un üzerinde artık yavaş yavaş kooperatif evleri yükseliyor. Kumul tepeleri üzerlerinde barındırdıkları endemik bitki türleri ve tüm bir yaşamla birlikte birer birer yok oluyor.

    Gebekum’un sonlandığı noktada yer alan, M.Ö 7. Yüzyılda kurulduğu tahmin edilen Eski Knidos yarımada üzerindeki en eski yerleşim yeri. Dalacak Burnu’nda Burgaz olarak adlandırılan bölgedeki kalıntılar, Knidos kenti M.Ö. 350 yıllarında savunma amacıyla yarımadanın en ucundaki Tekir Burnu’na taşınmadan önce buranın önemli bir yerleşim merkezi olduğunu göstermeye yetmese de özellikle liman kalıntıları oldukça etkileyici.

    Datça ilçe merkezi eskiden kıyıda değildi, bugün Reşadiye olarak adlandırılan, kıyıdan birkaç kilometre içerdeki yerleşim ve Rumlar’ın yaşadığı Dadya yarımadadaki en önemli yerleşim merkezleriydiler. Bugün Datça’nın merkezini oluşturan yerleşim yirmi yıl öncesine kadar İskele Mahallesi olarak adlandırılıyordu. İlçe merkezi buraya taşınıp Datça adını alana dek bir iki ev, bir kahve ve bir pınarın bulunduğu bu bölge bugün ikinci konutlarla giderek büyüyen bir merkez görünümünde. Datça’nın kiremit çatılı taş evlerine nispet yaparcasına inşa edilen düz damlı “Akdeniz evleri” kasabayı çevreleyen tepeleri her geçen yıl daha da fazla dolduruyor. Her şey rağmen düzenli olarak kurulan pazarları, esnafı ve masaları sokağa atılan kahveleri varlıklarını turizm için değil, Datça’nın sakinleri için sürdürüyorlar. Limandaki lokantalarda Akdeniz’in nimetleri bol ve rengarenk. Daha otantik lezzetler arayanlar için ise yörede karavilla olarak adlandırılan salyangozlardan ilkbaharda hazırlanan ve tamamen Datça’ya özgü yemek ilginç bir deneyim.

  • Datça’dan sonra yarımada tekrar ve bu sefer daha da görkemli bir şekilde yükseliyor, kasabanın arkasında kademe kademe yükselen Bozdağ tüm yarımadanın en yüksek doruğu. Dağın Gökova Körfezi’ne bakan kuzey yamaçları son derece dik ve daha kurak olan güney yamaçlara tezat yemyeşil bir bitki örtüsü bulunuyor. Bu yamaçlar Türkiye’deki en yoğun ve el değmemiş maki örtüsüyle kaplı. Bu örtü yer yer orman denebilecek boyut ve yoğunluktaki meşe, sandal ve defne ağaçlarından oluşuyor, ancak ne yazık ki yasalara göre orman sayılmıyor. Yarımadanın tümünde olduğu gibi burada da kuzey kıyılarda hiç yerleşim yok. Kuzey kıyıda yer alan Körmen Limanı bir iki ev, kırık dökük bir kahve ve feribot iskelesinden oluşan yapısıyla buna bir istisna oluşturmaktan çok uzak bir görünümde. Körmen’de hemen kıyıda Datça’nın hala çalışan tek yeldeğirmenini görmek mümkün. Yarımadanın ünlü rüzgarının eskiden insanların hayatındaki önemine adanmış bir anıt gibi hala çalışıyor bu değirmen. Datça’nın diğer köyleri olan Sındı, Cumalı, Yazı, Karaköy Bozdağ’ın eteklerindeki vadilerde, kıyıdan içerde yerleşmişler. Köylerden kıyıya doğru inildiğinde güneyde Domuzçukuru, Hayıt Bükü, Mesudiye ve Palamutbükü’ne ulaşılıyor. Kuzeydeki tek korunaklı koy ise ıssız Mersincik Limanı.

    Datça Yarımadası’nın en ucundaki Tekir Burnu’na yerleşmiş olan Knidos iki limanı, iki tiyatrosu ve ünlü Afrodit Tapınağı’yla oldukça etkileyici bir kent. Yazı köyüne kadar giden karayolu buradan itibaren oldukça bozuk bir toprak yol halini alarak Knidos’a kadar devam ediyor. Bu yolla Knidos’a ilk gidişimizde Sındı yakınlarında bir köylü uyarmıştı bizi: “O yoldan Knidos’a mı gidilir!” ve eklemişti, “aklınızı peynir ekmeklemi yediniz, tutun bir tekne Datça’dan, gidin paşa paşa”. Bizi ikna etmek için on dakika dil döken köylü bizi yolun belaları konusunda ikna edememişti sonuçta. Ve onbeş kilometrelik yolu neredeyse bir saatte geçerek ulaşabilmiştik Knidos’a. Ama buna değmişti, böyle bir eldeğmemişlik arabadakileri o kadar etkilemişti ki, zavallı sürücümüz dışında kimsenin durumdan bir şikayeti olmamıştı.

    Kentin yayıldığı alanın oldukça büyük olduğu yol boyunca görülen kalıntı ve mezarlardan anlaşılıyor. Antik çağın en önemli kentlerinden biri olan Knidos’un ününün nedenleri arasında İskenderiye Feneri’nin mimarı Knidoslu Sostratos, ünlü çıplak Afrodit heykeli ve tapınağıyla, içenin sindirim sistemini yumuşattığı söylenen Knidos şarabı sayılabilir. Bunlar arasında Knidos Afroditi olarak adlandırılan Afrodit heykelinin önemi büyük; kentlerinde yeni Afrodit tapınakları inşa eden Knidoslular ve Koslular aynı zamanlarda ünlü heykeltraş Praxiteles’e tanrıçanın birer heykelini sipariş ederler. Praxiteles biri çıplak diğeri giyinik iki heykel yaparak bunları alıcıların beğenisine sunar. Koslular çıplak heykeli fazla cüretkar bulur ve diğerini seçerler. Çıplak Afrodit banyodan yeni çıkmış elinde tuttuğu giysisiyle o kadar güzeldir ki, Knidoslular bu heykeli seve seve kabul ederler. Heykeli kentin yamaçlarında bir defne koruluğu içinde ak mermerden inşa ettikleri ve ziyaretçilerin heykeli rahatça görebilmesi için çevresini tamamen açık tasarladıkları yuvarlak tapınağa yerleştirirler. Heykel öylesine büyük bir üne kavuşur ki insanlar Akdeniz’in dörtbir yanından onu görmek için gelirler Knidos’a. Heykel ne yazık ki kayıp, neye benzediğini ise yalnızca çağlar boyu yapılmış onlarca kopyasına bakarak biraz olsun tahmin etmek mümkün.

  • Datça Yarımadası barındırdığı sıradışı bitki çeşitliliği ve doğal değerler nedeniyle WWF (Dünya Doğayı Koruma Vakfı) tarafından Türkiye’deki dokuz sıcak orman alanından biri olarak belirlendi. Yarımada aynı zamanda bir Önemli Bitki Alanı. Kireçtaşı ve serpantin kayaçlar üzerinde gelişmiş orman ve maki örtüsüyle Gebekum’daki kumul bitki örtüsü küresel olarak 9, Avrupa çapında 18 tehdit altında bitki türünü ve endemik 35 bitki taksonunu barındırıyor. Bu türlerden üçü Türkiye’nin de taraf olduğu Bern sözleşmesiyle koruma altına alınmış durumda. Bu özellikleriyle tüm yarımada adeta doğal bir botanik bahçesi. Yirmi yıl öncesine kadar otobüs yolculuğu sırasında bile sarp yamaçlarda uzaktan görülebilen dağ keçileri yarımadanın sakinleri arasında artık yer almasalar da, ulaşılması güç dağlık bölgelerde hala bir bozayı popülasyonununun bulunduğu düşünülüyor. Makilik yamaçların diğer ilgi çekici sakinleri ise terkedilmiş ve vahşi yaşama uyum sağlayarak yabanileşmiş eşek sürüleri. Doğal değerler açısından bu kadar zengin olan yarımada, bu değerlerin korunması amacıyla Özel Çevre Koruma Bölgesi olarak ilan edildi. Bunu izleyen yıllarda ise yarımdanın tüm kıyılarına Gebekum hariç daha da sıkı bir koruma statüsü olan 1. Derece Doğal Sit Alanı statüsü verildi. Gebekum ise belki de ileride gerçekleşmesi olası turizm yatırımları düşünülerek bu statüden mahrum bırakıldı.

    Yarımadanın sorunları tüm bu koruma çabalarına karşın ne yazık ki oldukça fazla. Özellikle yarımadanın batı bölümündeki Ova Bükü, Hayıt Bükü, Palamutbükü kıyılarında kooperatif evleri görülüyor artık. Su kaynakları sınırlı olan yarımadanın bu hızla artan yapılaşma sonucunda en büyük sorunu su olacak yakın gelecekte. Bir diğer büyük sorun her yaz yüzlerce hektar alanı kül eden orman yangınları. Arazinin sarp yapısı ve yarımdaya hakim sert rüzgarlar bu yangınlarla mücadeleyi neredeyse imkansız hale getiriyor. Yapımı yıllarca süren karayolu ise birçok bölgede hassas bitki örtüsünün ve topoğrafyanın tahrip olmasına neden oluyor. Garig olarak adlandırılan ve bodur çalılardan oluşan bitki örtüsünün kendini yenileme hızı çok düşük. Birçok insanın gözüne sıradan çalılar olarak görünen bu bitkilerin bazıları 30-40 yaşlarında ve sadece bir metre boyunda.

  • Yarımada’nın anakaradan kopuk sayılabilecek bir yapısının bulunması bugüne kadar buradaki doğal değerlerin ve yaban hayatının korunmasına katkıda bulundu. Datça Yarımadası’nın kıyıları hala büyük ölçüde el değmemiş ve doğallığını koruyor. Yapılaşma ilçe merkezi ve çevresinde sınırlı kalmış ve koyların çoğuna ulaşamamış durumda. Bunda eski karayolunun zor geçit verir özelliğinin de payı büyüktü elbette. Bugünlerde bu zümrüt yarımadayı yırtarak açılan yeni karayolunun tamamlanmasıyla ziyaretçilerinin artması umuluyor. Daha fazla insan, daha fazla iş ve gelir demek yarımadanın sakinleri için, turizm demek. Kendi açılarından haklılar belki, ne de olsa turizmdeki başarı kalabalığın büyüklüğü ile değerlendiriliyor bu ülkede, ama kaybedecekleri değerler manzumesi hiçbir şekilde ödenmemesi gereken çok büyük bir bedel.

    Datça yakın zamana kadar diğer turizm beldelerinde yaşanan hengamenin dışında kaldı, uğultulu dorukları, yalnız koyları, tozlu yollarında gezinen tembel kedileri ve aydınlık yüzlü insanları buraya özgüydü. Hala da öyle büyük ölçüde, ama yanı başındaki Marmaris’e bir bakınca insanın içi derin bir endişeyle doluyor. Acaba diye düşünüyor insan, Knidoslular çabalarında başarılı olup ülkelerini bir ada haline getirebilseler daha mı iyi olurdu? Kim bilir…