YUKARI

Sürdürülebilir Yaşam

Eklenme Tarihi: 11 Şubat 2026

İklim değişikliği artık bir hak ihlali olarak tanımlanıyor

  • BM’nin 2026 tarihli raporu iklim krizini insan onuru ve eşitliği temelinde yeniden çerçeveliyor.

    İklim değişikliği uzun süredir çevresel bir tehdit olarak ele alınıyor. Ancak 2026 yılında yayımlanan Birleşmiş Milletler (BM) raporu, bu yaklaşımın artık yetersiz olduğunu açık biçimde ortaya koyuyor. İlk kez bir BM belgesinde iklim krizi, küresel bir insan hakları ihlali olarak tanımlanıyor. Bu tanım yalnızca dilsel bir dönüşüm değil aynı zamanda uluslararası hukuka, devlet sorumluluklarına ve küresel adalet anlayışına dair yeni bir çerçeve sunuyor. Yaşam, sağlık, barınma ve gıda gibi temel hakların iklim krizi nedeniyle sistematik biçimde tehdit altında olduğu belirtilirken, özellikle kırılgan toplulukların ve yoksul ülkelerin bu durumdan orantısız biçimde etkilendiği vurgulanıyor.

    İklim krizi bir hak ihlali midir?
    Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiseri Volker Türk’ün ifadeleri, iklim krizine ilişkin anlayışın derinlemesine değiştiğini gösteriyor. Türk’e göre artık iklim değişikliği soyut bir gelecek tehdidi değil, bugün milyonlarca insanın temel haklarını doğrudan etkileyen bir gerçeklik. Bu yaklaşım, iklim krizinin yalnızca doğayı değil insan yaşamını da merkezinden tehdit ettiğini kabul ediyor. Yeni yayımlanan BM raporu, özellikle dört temel hakkın iklim değişikliği karşısında ciddi biçimde zayıfladığını belirtiyor: Yaşam hakkı, sağlık hakkı, barınma hakkı ve gıdaya erişim hakkı. Sıcak hava dalgaları, kuraklık, ani seller ve yükselen deniz seviyeleri gibi iklim temelli olaylar, bu hakların sürdürülebilirliğini doğrudan tehdit ediyor. Örneğin bir kıyı köyünün sular altında kalması yalnızca fiziksel değil aynı zamanda sosyal, ekonomik ve kültürel yıkım anlamına geliyor. Rapora bilimsel katkı sunan iklim uzmanı Prof. Joyeeta Gupta, sıcaklık artışının her bir derecelik yükselişinde dünya nüfusunun en az yüzde birinin temel haklarının ihlal edildiğini vurguluyor. Bu oran, krizden etkilenen insanların sayısının yalnızca iklim parametrelerine değil, aynı zamanda toplumsal eşitsizliklere de bağlı olduğunu gösteriyor.

    Adaletsizlik büyüyor krizin yükü eşit dağılmıyor
    İklim değişikliğinin etkileri küresel olsa da sorumluluk ve zarar dağılımı eşit değil. Birleşmiş Milletler’in raporu, iklim krizinin yapısal bir adaletsizlik haline geldiğini açıkça ortaya koyuyor. Rapor, özellikle fosil yakıt projelerinin coğrafi dağılımına dikkat çekerek, bu adaletsizliğin üretim aşamasında başladığını gösteriyor. Verilere göre, yeni fosil yakıt projelerinin yaklaşık yüzde 70’i ABD, Kanada, Norveç ve Avustralya gibi yüksek gelirli dört ülke tarafından yürütülüyor. Bu durum, tarihsel emisyon sorumluluğu yüksek olan ülkelerin bugün hâlâ karbon yoğun yatırımları sürdürdüğünü ortaya koyuyor. Oysa iklim krizinden en çok etkilenenler, bu emisyonların ortaya çıkmasında en az paya sahip olan ülkeler ve topluluklar. Kuraklık, deniz seviyesi yükselmesi ya da aşırı hava olaylarına karşı kırılgan olan ülkeler, çoğu zaman bu süreçleri başlatan sistemin dışında yer alıyor. Bu eşitsizlik, yalnızca çevresel bir çelişki değil, aynı zamanda ciddi bir etik ve hukuki sorun.

    İklim mültecileri neden hâlâ tanınmıyor?
    Kuraklık, seller, orman yangınları ve deniz seviyesindeki yükselme nedeniyle milyonlarca insan yaşadığı yeri terk etmek zorunda kalıyor. Bu insanlar, doğrudan çatışma ya da siyasi baskı nedeniyle değil, yaşanmaz hale gelen çevresel koşullar yüzünden göç ediyor. Ancak bugünün uluslararası hukuk sistemi bu kişileri ‘mülteci’ olarak tanımıyor. 1951 tarihli Mülteci Sözleşmesi'ne göre mülteci statüsü, din, ırk, siyasi görüş veya belli bir toplumsal gruba üyelik nedeniyle zulme uğrama tehlikesine dayanıyor. İklim krizi ise bu tanımın dışında kalıyor. Bu nedenle çevresel nedenlerle yerinden edilen insanlar, hukuki koruma açısından ciddi bir boşlukta kalıyor. Birleşmiş Milletler’in 2026 tarihli raporu bu boşluğa dikkat çekiyor. İklim temelli göçün sayısal olarak hızla arttığına ve bu hareketliliğin artık geçici değil kalıcı bir nitelik kazandığına işaret ediliyor. Ancak iklimle zorunlu göç arasındaki doğrudan nedensel bağı kanıtlamak hukuki süreçlerde hâlâ büyük bir engel oluşturuyor.

    İklim istikrarı kolektif bir hak olabilir mi?
    Birleşmiş Milletler’in son raporu, iklim krizine verilen tepkilerin artık yalnızca bireysel sorumluluklar üzerinden değerlendirilemeyeceğini ortaya koyuyor. Raporun en dikkat çekici önerilerinden biri, iklim istikrarının tüm insanlık adına tanınması gereken kolektif bir hak olarak kabul edilmesi. Bu öneri, çevresel istikrarın bireylerin değil, toplumların ve devletlerin ortak yükümlülüğü olduğuna dayanıyor. İklim sisteminin bozulması, yalnızca tek bir ülkenin ya da bireyin yaşam alanını değil, tüm insanlığın ortak geleceğini tehdit ediyor. Dolayısıyla çevresel dengeyi sağlamak, sadece gönüllülük ilkesine dayalı bir sorumluluk değil; kolektif bir hak arayışına dönüşmek zorunda. Rapor, bu hak anlayışının su kaynaklarından gıda güvenliğine, enerjiye erişimden tarım sistemlerine kadar geniş bir alana etki ettiğini vurguluyor. İklim istikrarı sağlanmadığı sürece hiçbir toplumsal yapının sürdürülebilirliği mümkün değil. Bu durum, özellikle küresel tedarik zincirlerinin, kırsal üretimin ve kent yaşamının nasıl birbiriyle bağlantılı olduğunu da gösteriyor.

    Ne yapılmalı? Nereden başlanmalı?
    Birleşmiş Milletler raporu, bu çerçevenin oluşabilmesi için üc temel alana dikkat çekiyor:
    Hak temelli iklim politikaları: Karar alma süreçlerinde hak ihlallerine yol açabilecek etkiler dikkate alınmalı; kırılgan gruplar için önleyici adımlar atılmalı.
    Uluslararası sorumluluk paylaşımı: Küresel emisyonların büyük kısmından sorumlu olan ülkeler, iklim krizinden en çok etkilenen bölgeler için destek ve yük paylaşımı üstlenmeli.
    Yerel direnç ve topluluk temelli çözümler: Yerel bilgi birikimi, katılımcı planlama ve adil dönüşüm süreçleri kritik önemde.
    Volker Türk’ün uyarısı bu açıdan çarpıcı: “Hayatları ve geleceği korumayı başaramazsak, karşı çıktığımız adaletsizlikleri biz üretmiş oluruz.”

Çocuklar İçin

Keşfet ? Öyküler Kitap Kurdu